I agree with Terms and Conditions and I've read
    and agree Privacy Policy.

    6698 nolu KVKK'na uygun olarak kişisel verilerimin kurumsal iletişimi sağlamak, akademik çalışmalara katılmak, gerekli hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla gerekli süre zarfında tarafınızdan e-posta, kısa mesaj (sms) ve benzeri yollardan bana ulaşılmasını ve bu verilerimin gereken süre zarfında saklanmasını kabul ediyorum.

    Ziyaret Planlayın

    Bizimle iletişime geçerek ziyaretinizi planlayabilirsiniz.

    Telefon:
    0533 456 68 13

    E-Posta Gönder:
    [email protected]

    1 sene önce · · 0 yorum

    Beslenme Psikolojisine Psikodramatik Yaklaşım: PsikoDiyet

    Psikodiyet programı son yıllarda gittikçe artan beslenme problemleri ve yeme bozukluklarına yönelik yeni bir yaklaşım olarak düzenlenmiştir. Bilindiği gibi beslenmeye dair problemler çeşitlenen bir seyir izlemektedir. Yeme bozuklukları, 2000 yılında yayınlanan DSM-4 kriterlerinde 3 alt başlık altında tanımlanırken 2013 yılında yayınlanan DSM-5’te 8 alt başlık şeklinde tanımlanmıştır. Beslenmeyle ilgili problemleri sadece yeme bozuklukları kapsamında değerlendirmek eksik bir bakış açısı sunar. Bu nedenle başta obezite olmak üzere besinlerle ilişkisi bozulan tüm bireyleri kapsayan bir yaklaşım olarak “psikodiyet” programı önerilmektedir.

    Psikodiyet felsefesi
    Beslenmek doğduğumuz andan itibaren yapmaya başladığımız ilk eylemdir. Her şeyden önce temel bir ihtiyaçtır. Her bireyin bu ihtiyacı giderme şekli farklıdır. Kimileri sadece doymak, kimileri yaşamak, kimileri sosyalleşmek, kimileri zevk almak, kimileri stresini gidermek ve kimileri de duygularıyla başa çıkabilmek için yer. Çeşitli duygulara bağlı olarak yemek yeme sonucunda besinlerle ruhsal dünya arasında bir bağ gelişir. Besinin duygu dünyasında bir karşılığı oluşur. Kişi duygularını baskılayarak uygun şekilde dışarıya vuramadığında aşırı yeme, dürtüsel yeme, yememe, takıntılı yeme veya tıkınırcasına yeme şeklinde çeşitli davranışlar sergiler. Yemek yeme, yaşamla mücadelenin simgesi haline gelir. Beden ise bu mücadelenin aynası olur. Gittikçe genişleyen veya daralan beden diğer insanlarla ilişkide “araç” vazifesi görür. Tüm duygular beden üzerinden ifade edilir. Bu nedenle arka plandaki duygusal süreçler çalışılmadan yapılan diyetler, detokslar, takviyeler, cerrahi operasyonlar ve diğer müdahaleler kısa vadede işe yarar gibi görünse de uzun vadede kilo alma –verme süreci sürekli tekrarlanır. Bu durum kişilerin depresyon, kaygı, çaresizlik, umutsuzluk, yetersizlik hissetmesine ve de beden algısında bozulmaya, sağlıksız yeme alışkanlıklarına, kişilerarası ve sosyal ilişkilerde problemlere yol açar.

    Beslenme ve yaşam şekli arasında inkar edilemez bir bağ vardır. Kişi nasıl besleniyorsa öyle yaşar ya da nasıl yaşıyorsa öyle beslenir. Çok fazla besini içine almaya çalışan bireyler aslında yaşamı içine almaya çalışırken, kısıtlı beslenenlerin de yaşamın getirdiklerini reddettikleri görülür. Beslenme ve yaşam ilişkisine vurgu yapan psikodiyet yaklaşımı “Fiziksel yüklerinizden kurtulmak için önce duygusal yüklerinizden arınmanız gerekir.” bakış açısıyla çalışır. Bu programda beden değişikliğinden çok yaşam değişikliği öncelikli hedeflerdendir. Yaşam değişikliği de ancak ve ancak “eylem”le gerçekleşir. Psikodiyet, işlevsel olmayan “yeme” davranışının yerine yaşam değişimini hedefleyen “eylem”i önermektedir.

    Psikodiyet Hedefleri
    Psikodiyet programının en önemli hedefleri sağlıklı beslenme tutumları geliştirmek, doğru beslenme alışkanlıklarının kalıcı olmasını sağlamak, yeme davranışlarıyla duygusal dünya arasında bağı keşfetmek, fiziksel aktivite de dahil olmak üzere iyileşmeye yardımcı olan eylemleri arttırmak, bireylerin kendilerinde var olan gücü keşfetmelerine olanak sağlamak, kişisel farkındalığı ve gelişimi tetikleyerek “eylem” vasıtasıyla hem beslenme kontrolünü hem de yaşam kontrolünü sağlamaktır.

    Nöropsikobiyolojik Boyut

    Son yıllarda sağlık alanında yapılan araştırmalar beden-zihin ilişkisine odaklanmıştır. Birçok hastalığın kökeninde stresle başa çıkma mekanizmalarımızın olduğu görülerek bedene yönelik tedavilerin psikolojik müdahalelerle desteklenmesi önerilmiştir.

    Daniel Siegel (2012), “kişilerarası nörobiyoloji” kavramını öne sürmektedir. Buna göre kişilerarası ilişkiler beyin gelişimini etkiler. Polivagal teoriyi öne süren Porges (2011) “sosyal sinir sistemi” kavramını önerir. Buna göre, beyin gelişiminin özellikle yaşamın ilk yıllarındaki sosyal ilişkilerden etkilendiğini ve bu ilişkilerin sağlıklı olmasının limbik rezonans ve empatik uyumlanmayı kolaylaştırdığını öne sürer. Limbik rezonans, duygusal denge ve uyumun ifadesidir. Anne-bebek ilişkisindeki sözsüz iletişimden doğar ve hislerimizin de desteğiyle hayatta kalabilmemiz için gereklidir. Limbik rezonans bozulduğunda kişi duygularını yönetemez hale gelir. Stres durumlarına uygun tepkiler veremez. Olumsuz duygularını baskılamak için çeşitli bağımlılıklara yönelir. Birçok kişi duygularını yönetebilmek için alkol, uyuşturucu gibi maddeleri tercih ederken yine birçok kişi de hem daha ekonomik hem de daha kolay ulaşılabilir olan “besinler”i tercih eder. Besinler sakinleşme ve haz aracı olarak kullanılır. Polivagal teori anne-bebek arasındaki ilişkiden bahsederken Bowlby’in (2012) bağlanma teorisine de atıfta bulunur. Bu teoriye göre yaşamın ilk yıllarında bakımverenle (anne) kurduğumuz ilişki tüm ilişki kalıplarımızı belirlemektedir. Bakımverenin çocuğun ihtiyaçlarını empati yoluyla anlayışı, çocuğu sakinleştiren dokunuşu ve sesi önemlidir. Bu psikodramada tele kavramına işaret eder. Annenin çocuğun ihtiyaçlarını uygun zamanda uygun şekilde karşılaması güvenli bir bağlanma tarzı oluşturur ve çocuk gelişim basamaklarında sağlıklı bir şekilde ilerler. Güvenli bağlanan çocuk, limbik rezonansı (duygusal uyumlanması) güçlü olduğu için stres durumlarını kolaylıkla yönetebilir. Güvensiz bağlanma durumunda ise süreç tam tersi bir şekilde işler ve çocuk duygularını/stresi yönetemediğinde sakinleşmek için sembolik tamamlayıcılara yönelir. Besin, bireyin sembolik tamamlayıcısı haline gelir. Bu da yetişkinlik döneminde hem ilişki hem de beslenme problemi olarak görülebilir. Stresle ilgili önemli çalışmaları olan bir diğer uzman olan Gabor Mate (2012), yemekle olan ilişkimizin yaşadığımız stresler karşısında geliştirdiğimiz başa çıkma yöntemleriyle yakından ilişkili olduğunu ifade etmektedir.

    Porges’in (2011) öne sürdüğü Polivagal teoriye göre limbik sistem tüm duygusal süreçleri yönetirken içinde barındırdığı serotonin, dopamin gibi hormonlar bizim duygulanımlarımızı belirler. Her ikisi de keyif, mutluluk hormonu olarak bilinir. Birey, mutsuz hissettiği durumlarda karbonhidrat, şeker içeren yiyecekler tüketirse serotonin hormonu devreye girer ve kişi kendini mutlu hisseder. Yağ ve kafein içeren yiyecekler tükettiğinde de artan dopamin hormonu sayesinde bir süreliğine kendini iyi ve enerjik hisseder. Bu da kişinin daha aktif, hareketli olmasını sağlar. Bu döngü tekrarlandığı sürece beyinde besin-mutluluk-keyif ilişkisi pekişir. Kişi, stresli durumları yönetemeyip sıkıntı, kaygı hissettiği durumlarda besinlere yönelir. Dopamin hormonunun psikodramatik açıdan karşılığı “eylem”dir. Psikodiyet, ruhsal durumumuzu belirleyen bu hormonları besinler yerine “eylem”lerle arttırmayı önermektedir.

    Özetle, kişi zor durumlarla başa çıkabilmek için besinleri ne kadar sık kullanırsa beyin “sakinleşmek için besinleri kullanma” yönünde eğitilmiş olur. Bu durum beyin yapısında da değişimlere de sebep olur. Fakat nöroloji alanında yapılan çalışmalar beynin plastisiteye sahip olduğunu, yani beyni eğitmenin mümkün olduğunu öne sürmektedir. Nöroplastisite beynin esnekliğini ve kendini yeniden yapılandırma becerisini ifade eder. Beynimizi yeniden yapılandırabilmek ve limbik rezonansı arttırabilmek için meditasyon, müzik, yoga, imajinasyon, tiyatro gibi deneyimsel yöntemler önerilmektedir. (Kolk,2015)

    Deneyimsel Terapiler

    1970’lerde post travmatik stres bozukluğu alanındaki uzmanlardan Dr. Bessel van der Kolk (2015), tiyatro, canlandırma gibi deneyimsel metodların limbik rezonansı ve beynin yeniden yapılanmasını sağlama açısından sözel terapilere göre daha etkin olduğunu öne sürmüştür. Aynı zamanda duygulara bağlı olarak ortaya çıkan fiziksel eylemin sözel terapilerle ulaşılması güç olan bilinçdışı ve sözün kullanılmadığı (sözel iletişimin henüz başlamadığı veya olmadığı fakat bedensel kayıtların tutulduğu) alanlara da ulaşabildiğini vurgulamıştır.
    Zerbe (2008)’ye göre, beden-zihin entegrasyonunda deneyimsel terapiler işlevseldir. Dokter (1994) deneyimsel terapilerin duygu dışavurumunu kolaylaştırarak duygusal çatışmaları çözebildiğini bildirmektedir. Kolk (2019), deneyimsel yöntemlerin limbik rezonansı ve yeniden yapılanmayı sağlama açısından sözel terapilere göre daha etkin olduğunu öne sürmüştür. Buna göre travmatik anılar beynin sağ yarımküresinde depolanmaktadır. Sözün olmadığı yaşamın ilk yıllarındaki kayıtları da tutan bu alana sadece deneyimsel yöntemlerle ulaşabiliriz.

    Deneyimsel terapi yöntemlerinden olan “psikodrama” da travmanın kaydedildiği sağ beyni aktive ederek bozulmuş beden-zihin bağlantısını güçlendirebilmekte ve travmayı yeniden işlemleyerek iyileşmeyi desteklemektedir (Carnabucci ve Ciotola, 2013). Ayrıca psikodramanın en önemli özelliği, somutlaştırma ve kontrol edilmiş sınırları kullanarak terapötik bir simülasyon ortamı yaratmasıdır (Altınay, 2000). Bu noktada bir eylem terapisi yöntemi olarak görülen psikodramanın kurucusu Moreno’nun (1953) önemli bir sözüne değinmek gerekmektedir: “Zihin unutur, beden hatırlar.”

    Bir eylem terapisi olan psikodramanın spontaniteye önem veren yaratıcı, esnek, kapsayıcı özelliği, ısınma-oyun-paylaşım aşamaları, rol oynama, rol değiştirme, eşleme, ayna gibi deneyimsel teknikleri ve de somutlaştırma, yeniden işlemleme, artık gerçeklik ve telenin kullanılması psikodramayı sadece yeme problemleri alanında değil birçok alanda etkin kılmaktadır.

    Psikodiyete Psikodramatik Rol Kuramı Açısından Bakış

    Psikodrama, Viyana bahçelerinde oyun oynayan çocukları gözlemleyip onların oyunlarına yenilikler katan J.L. Moreno’nun geliştirdiği bir yöntemdir. Eylem, yaratıcılık, spontanite ve cesaretten hız alır. Yaratıcılık, problem çözme becerisini ifade eder. Birey, içinde bulunduğu sorunlara yaratıcı çözümler ürettiği ölçüde sağlıklı olur. Spontanite ise olaylara, durumlara doğru zamanda uygun ve doğal tepkiler verebilmektir Yaratıcılık ve spontanite birlikte değerlendirildiğinde “hayata uyum” için gerekli oldukları görülür. Bununla birlikte bireyler eylem açlıklarını giderme ihtiyacındadırlar. Eylem açlığı içgüdüsel olarak sahip olduğumuz bir özellik olup kendimizi gerçekleştirmemizin, duygu ve düşüncelerimizi sağlıklı bir şekilde dışavurabilmemizin bir yoludur. Fakat birey, eylem açlığını (aynı zamanda yaratıcılık ve spontanitesini) bastırıp kendini ifade etmekten vazgeçtiği noktada çeşitli fiziksel ve ruhsal problemler ortaya çıkmaya başlar (Altınay, 2000). Moreno bunu rol teorisi çerçevesinde açıklar. Rol teorisine göre kişinin dört ana rol alanı vardır. Somatik, psişik, sosyal ve transandant roller. Her alanın da birçok alt rol kümeleri vardır. Bireyin sahip olduğu rollerin çeşitliliği, bu rollerdeki esnekliği, yeni rolleri deneme ve yaratma becerisi onun psikolojik olarak sağlıklı olup olmadığını belirler. Moreno, rol gelişimini progresyon (ilerleme) kavramıyla açıklar. (Altınay, 2006) Buna göre birey, cesareti eşliğinde yaratıcılık ve spontanitesini kullanarak eyleme geçtiği sürece hayatta kalmanın gerekliliği olan somatik rollerden daha üst varoluş biçimini temsil eden transandant rollere doğru ilerler. Bu ilerleme sağlıklı bir kimlik oluşturmak için önemlidir. Kişinin kaygı yaşadığı durumlarda ilerleme sürecinde aksamalar olur ve kişi,yeni roller almaya, var olan sağlıksız rolleri değiştirmeye kısaca eyleme geçmeye “cesaret” edemez. Bu durumda bireyler bazı rollerin içinde sıkışıp kalabilir, rol gelişiminde gerilemeler veya sıçramalar yaşayabilirler. Bunu psikodiyet yaklaşımı içinde değerlendirirsek beslenmeye dair problemi olan kişilerin yaşadıkları kaygı nedeniyle psişik ve sosyal alanlardaki çatışmalı rolleriyle başa çıkamadıkları ve bu nedenle kendilerini daha güvende hissettikleri somatik rollere gerilediğini söyleyebiliriz.

    Beslenme problemlerinde “kusan”, “ifade edemeyen”, “duygularını baskılayan”, “hayır diyemeyen”, “tıkınan”, “yiyecekleri bölen”, “aç kalan”, “aşırı yiyen”, “güvensiz”, “kilo almaktan korkan”, “izole yaşayan”, “ilişki kuramayan”, “kaygılanan”, “içe atan”, “içe çekilen”, “kaçınan”, “sınır koyamayan”, “aşırı egzersiz yapan” gibi birçok sağlıksız rol gelişir. Psikodiyet yaklaşımında kullanılan psikodrama grup terapisi yönteminin sunduğu temel metotlardan olan rol değiştirme, eşleme, ayna, rol oynama, rol değiştirme, soliloquy (kendi kendine konuşma) gibi teknikler sayesinde bu sağlıksız rolleri “sınır koyan”, “duygularını fark eden”, “fark ettiklerini ifade eden”, “sağlıklı ilişkiler kuran”, “cesaret eden”, “eyleme geçen”, “hayattan keyif alan”, “güvenen”, “hayatını kontrol edebilen”, “sağlıklı beslenen”, “yeniliklere açık olan”,“bedenine bağlanan” olarak değiştirmek mümkün olur.

    Psikodiyette Psikodramanın Kullanımı

    Bu bölümde psikodramanın ısınma, oyun ve paylaşımı içeren 3 ana bölümünün psikodiyet programında nasıl işlediğine, eşleme, ayna, rol değiştirme, soliloquy tekniklerinin işlevine; psikodramada değişimin tetikleyicisi olan somutlaştırma, şimdi ve burada, tele, yeniden işlemleme ve artık gerçeklik kavramlarına değinilecektir.

    Isınma Aşaması

    Isınma, bir psikodrama oturumunun ilk aşaması olup fiziksel ısınma, mekana ısınma, konuya ısınma, role ısınma, tedavi ekibine ve gruba ısınma, gelişime ve eyleme ısınma olarak da düşünülebilir. Isınma olmadan derinlikli bir çalışmaya geçmek mümkün olmaz.

    Grup üyelerinin güvende hissedip kendilerini açabilmeleri için oldukça önemli bir bölümdür. Psikodiyet gruplarında öncelikle somatik rollere ısınmış olmak önemlidir. Çünkü bütün duygular beden üzerinden ifade edilir. Isınma oyunlarının seçiminde önceliği fiziksel (somatik rol) ve ardından psikolojik (psişik rol) ısınmaya vermek çalışmanın gidişatı için önemlidir.

    Nitelikli bir ısınma süreci hem grup üyeleri hem de yönetici ve tedavi ekibi için rahatlatıcı olur. Böylelikle grup üyeleri çalışma önerilerini daha kolay dile getirebilirler ve farkındalık kazanmaya daha açık olurlar.

    Psikodiyet gruplarında ısınma oyunlarını seçerken grubun ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına dikkat etmek gerekmektedir. Seçilecek oyunlar besinlerle duygular arasındaki bağ, bedenle iletişim, duygu ifadeleri, güven, özgüven, sınırları koruma, çatışmayla başa çıkbilme, sağlıklı rolleri deneme veya değişime direnç göstermeye dair oyunlar olmalıdır. Böylelikle beslenme ve bedene dair çekirdek çatışmalara yol almak kolaylaşır.

    Oyun Aşaması

    Bu aşamada farkındalık ve dönüşüme yardımcı olan temel psikodrama teknikleri ve psikodramanın sahip olduğu kavramsal özellikler beslenme psikolojisi çerçevesinde incelenecektir.

    Eşleme tekniği, bir olmayı, birlikte hissetme ve birlikte yapmayı temsil eder. Kişinin söyleyemediklerini söyleyen, anlatılmamışları anlatan iç sestir. Eşleme tekniğini, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalarıyla bilinen Erik Erikson’un öne sürdüğü gelişimsel basamaklar açısından inceleyen Carnabucci ve Ciotola (2013) bu tekniği “bir” olmayı temsil eden ve sözcüklerin olmadığı bebeklik dönemindeki bakımveren-çocuk arasındaki sağlıklı ve güvenli bağlanmayla ilişkilendirir. Bu dönemde bakımverenin çocuğun ihtiyaçlarını hisler yoluyla anlayışı (empati), çocuğu sakinleştiren dokunuşu ve sesi önemlidir. Bu ilişki sağlıklı bir şekilde kurulmuşsa limbik sistem ve empatik uyumlanma sağlıklı bir şekilde işler. Fakat bakımveren-çocuk ilişkisinde güvenli bağlanma sağlanmamış ve çocuğu sakinleştirmenin tek yöntemi olarak besinler (süt ve benzeri) kullanılmışsa çocuk açlık ve duyguları arasındaki farkı ayırt edemez. Eşleme tekniği güvenli bağlanma ve limbik rezonansı arttırarak bireyin duygularıyla fiziksel açlığını birbirinden ayırabilmesini sağlar.

    Moreno’nun rol gelişimi kuramına baktığımızda da eşleme tekniğinin embriyonal dönem ve birinci psişik evren içinde yer bulduğunu görürüz. Bu dönemde bakımveren ve çocuk “bir”dir. Çocuk, kendisini bakımverenden ayırt edemez. Herşey birlikte yaşanır, birlikte hissedilir. Bakımveren çocuğun “eş”idir. Sözün olmadığı bu dönemde bakımverenle çocuk arasındaki ilişki sezgisel yollardan gerçekleşir. Telenin en aktif olduğu ve somatik rollerin ön planda olduğu bir dönemdir. Bununla birlikte psişik roller de bir yandan gelişmektedir. (Altınay,2006) Porges’in (2011) öne sürdüğü polivagal teoride de belirtildiği gibi limbik rezonans ve empatik uyumlanma bu dönemde kazanılır. Psikodrama sahnesinde yapılan eşlemeler empatik uyumlanmayı geliştirip limbik rezonansı sağlaması açısından önemlidir.

    Ayna tekniği, Erikson’un gelişimsel basamaklarından çocukluk dönemiyle ilişkilidir. Çocuk bu dönemde kendi kendini beslemeyi öğrense de hala yardıma ihtiyacı vardır. Özerkliğini kazanmak ister fakat yetersizlik hisleri de beraberinde gelir. Ebeveyn desteğine ihtiyacı vardır. Sınırları zorlayarak limitleri öğrenir. Açlık ve tokluğunu dengelemeyi de bu dönemde öğrenir. En çok ihtiyaç duyduğu ise ebeveynler tarafından dinlenmektir. Başkalarının görüşü bu dönemde önem kazanır. (Carnabucci ve Ciotola,2013)

    Moreno’nun gelişim kuramında ikinci psişik evrende bakımveren ve çocuk arasında ayrımlaşma başlar. Çocuk artık bakımvereni kendinden farklı bir nesne olarak tanımlar. İlk farkındalıklar bu dönemde kazanılır. Bakımverenden gelen geribildirimler çocuk için önemlidir. Bu geribildirimler sayesinde çocuk başkasının gözünden kendini değerlendirmeyi kavrar. Sosyal roller gelişmeye başlar. (Altınay,2006) Ayna tekniği sayesinde kişi, başkalarının gözünden kendine bakmayı deneyimler. Bu deneyim kişisel gelişim ve değişimin başlaması açısından önemlidir.

    Rol oynama (role play) tekniği, gelişimsel basamaklarda gizil döneme denk gelir. Çocuk bu dönemde doğru ve yanlışı ayırt etmeye başlar. Kuralları öğrenir. Farklı gerçeklikleri görmek ister. Yeni besinler ve yeni ilişkiler deneyimler. Bu alanda sorun varsa takıntılı beslenme tarzı ortaya çıkabilir. (Carnabucci ve Ciotola,2013) Rol oynama tekniği sayesinde birey yeni roller deneyimleyerek rol repertuarını geliştirebilir. Bu durum bireyin “beslenme repertuarı”nı da geliştirir. Böylece kişinin beslenme tercihleri zenginleşir.

    Rol oynama, Moreno’nun kişilik gelişimi kuramında üçüncü psişik evrene denk düşer. Bu aşamada çocuk, bakımvereni başlı başına bir varlık olarak görmeye, oyunlar oynamaya, bakımverenin rolüne ve farklı rollere girmeye başlar. İlk rol denemeleri ve günlük hayatta yeni sosyal roller edinme çabaları başlamıştır. Roller, kişilik gelişiminde çok önemlidir. Moreno’ya göre bireyin sağlıklı olması “rol repertuarının” genişliğine bağlıdır. Aksi takdirde sınırlı roller içinde sıkışmalar ve işlevsel olmayan davranış kalıpları gelişir. (Altınay,2006)

    Rol değiştirme tekniği, ergenlik döneminin gelişimsel özelliklerine vurgu yapar. “Rol oynama”yı da içerir. Bedendeki değişimin ve arkadaşlık ilişkilerinin ön planda olduğu bir dönemdir. Birey, bağımsız olmak isterken aynı zamanda bağlı ve ait olmayı da arzular. Sürekli değişen ihtiyaçlar ve çatışan roller gündemdedir. Besinlerle kurduğu ilişkide ve kişilerarası ilişkilerde katı tutumlar görülebilir. Anoreksiya bu dönemde başlar. (Carnabucci ve Ciotola,2013) Rol değiştirme tekniği sayesinde birey kendisine dışarıdan bakabilmeyi, ilişkilerini farklı bir açıdan görüp problemleri sağlıklı bir şekilde çözümlemeyi deneyimler.

    Soliloquy (kendi kendine konuşma) tekniği, rol oynama ve rol değiştirme tekniklerini de içerir. Gelişimsel basamaklarda ileri gençlik/yetişkinlik dönemine denk gelir. Bu dönemde birey, kimlik oluşturma ve bir şeye/bir yere bağlı kalma ihtiyacındadır. Bireyin yeni durumlara spontan ve yaratıcı tepkiler verilebiliyor olması sağlıklı gelişim göstergesidir. Buna karşılık dürtüsel davranışların da görülebileceği bir dönemdir. Bireyin bu dönemde neyi bırakıp neyi alacağına karar verebilmesi gerekir. Seçimler yapmaya ve yaptığı seçimlerin sorumluluğunu almaya başlar. Bu dönemdeki sorunlar beslenme alanında tıkınırcasına yeme (binge eating) veya yediklerini kusma (bulumia) şeklinde ortaya çıkabilir. (Carnabucci ve Ciotola,2013) Soliloquy tekniği, kişinin hızlı bir şekilde içgörü kazanmasının yolunu açan, kendi davranışlarını ve kimliğini sorgulamasını sağlayan temel tekniklerdendir.
    Rol kuramında üçüncü psişik evrende çocuk, kendi rolünden çıkıp bakımverenin ve başkalarının rolünden kendine bakmayı öğrenir. Transandant roller bu dönemde gelişmeye başlar. Bu roller bireyin evreni, hayatı sorguladığı ve yaşama anlam vermeye çalıştığı rollerdir. Rol değiştirme ve soliloquy teknikleri transandant rollerin (üst rollerin) gelişiminde önemli rol oynar. Transandant rolleri gelişmeyen bireyler daha kaygılı olurlar. (Altınay,2006) Bunu beslenme psikolojisi içinde değerlendirdiğimizde kaygısıyla başa çıkamayan bireylerin besinler vasıtasıyla sakinleşebildiklerini söyleyebiliriz. Bu nedenle psikodiyet programında psikodramanın kullanılması ile bireylerin rol repertuarları gelişmekte, sağlıklı gelişim, Moreno’nun (1953) deyimiyle ilerleme (progresyon) sağlanmaktadır .

    Somutlaştırma, deneyimsel yöntemlerin temeli olmakla birlikte soyut kavramları somut ve gözle görülür hale getirmeyi sağlayan bir tekniktir. Tüm duygular, hisler, ihtiyaçlar, düşünceler, yaşantılar psikodrama sahnesinde canlandırılabilir. Soyut kavramların görünür hale gelmesi ise onların oluşum mekanizmaları, ilişkide bulundukları durumlar ve duygular hakkında kapsamlı bir bilgi sağlar. En önemli özelliği de anlatılmayanı, söze dökülmeyeni canlandırma yoluyla gözler önüne sermesidir. Böylece hızlı bir şekilde farkındalık kazanılmış olur. Görülmemişlerin görülmesine, içinde bulunulan durumun farklı açılardan değerlendirilmesine olanak sağlar. Artan farkındalık, yaşanan duygu ve durumların daha kontrol edilebilir olmasına imkan verir.

    Grupta yeme bozukluğunun kendi hayatındaki rolünü görmek isteyen bir danışan yeme bozukluğuyla olan ilişkisinin heykelini sahnede canlandırdığında onun aslında sandığından çok daha fazla rolü olduğunu görebilir, yeme bozukluğunun onu neleri yapmaktan alıkoyduğunu, bu sağlıksız ilişkinin nereden kaynaklandığını fark edebilir. Kazanılan farkındalıkla yeme bozukluğunun getirdiği işlevsel olmayan rolleri yeni ve sağlıklı rollerle değiştirebilme fırsatı bulur. Bu da bireylerin duygularını, düşüncelerini ve sorunlarını daha etkili bir şekilde kontrol edebilmelerini sağlar.

    Yeniden işlemleme; Moreno, geçmişte yaşanan bir travmanın psikodrama sahnesinde bir kez daha yaşanmasının ilk travmanın etkisini ortadan kaldıracağını ve kişinin kontrolü ele alabileceğini söylemiştir. (Altınay, 2000) Psikodramada bu özellik “yeniden işlemleme” veya Kipper (2013) tarafından “yaşantıyı yeniden bütünleme” olarak adlandırılmıştır. Bu süreçte geçmişteki acı veren yaşantı sahnede tekrar canlandırılarak içerdiği duygu ve düşünceler rol değiştirmelerle ortaya çıkarılır. Daha önce söylenmemişler sahnede söylenir, duygular ifade edilir ve çalışma, ilk yaşantıda yer almayan yeni bir eylemi içeren olumlu bir sahneyle sonlandırılır. Bu uygulama sonucunda acı veren olayın etkisi azaltılabilir, benliği güçlendiren yaşantılara odaklanılabilir, acı veren yaşantı iyileştirici bir yaşantıyla değiştirilebilir. Böylece daha önce gerçekleşmemiş arzuların gerçekleştirilerek ihtiyaçların giderilmesi, yeni ve sağlıklı rollerin denenmesi sağlanır. Dr. Bessel van der Kolk (2015)’un da dediği gibi beynin yeniden yapılanması deneyimsel (eylemsel) metotlarla mümkündür. Psikodrama da yeniden işlemleme tekniği sayesinde beynin yeniden yapılanmasında önemli rol oynar.

    Çocukluk döneminde kilolu olan bedeniyle ilgili olarak babasının alaylarına maruz kalan bir grup üyesi bu anıyı sahnede canlandırır. Fakat bu defa yaşanılanları çocukluğundaki gibi pasif bir şekilde kabul etmez. Yeniden işlemleme sürecinde babasına yıllardır söyleyemediklerini söyler. Eleştiren baba yerine kabul eden, kapsayan yeni bir baba seçerek hayalindeki baba-kız ilişkisini yaşayabileceği yeni sahne oluşturur. Yeni sahne olumlu yaşantıların zihinsel izlerini oluşturur. Bu da iyileşme sürecinin başlaması için önemli bir adımdır.

    Artık gerçeklik; sübjektif olanla objektif olan arasındaki sınırları kaldıran veya geçişli kılan, kişiye zaman ve mekandan bağımsız olarak hareket edebilme imkanı sunan önemli bir kavramdır. Casson’a (2013) göre artık gerçeklik görünmeyeni görünür kılar. Tiyatroda yaşanan bu deneyim psikodramatik alanda da ortaya çıkar. Gündelik yaşam alanından farklı olarak sembolik ve esnektir. Ulaşabileceği noktalar liderin ve grup üyelerinin yaratıcılığına bağlı olarak değişir.

    Artık gerçeklik sayesinde psikodiyete katılan grup üyeleri zamanda yolculuk yaparak bugünden geçmişe doğru (geçmişe projeksiyon) gidebilir, beslenme alışkanlıklarının bozulduğu ilk zamanları canlandırabilir ya da bugünden birkaç yıl sonrasına giderek (gelecek projeksiyonu) iyileşmiş benlikleriyle tanışabilirler. Psikodramanın artık gerçeklik kavramı sayesinde geçmişi değerlendirip geleceğe yönelik sağlıklı adımlar atmanın yollarını keşfetmek mümkündür.

    Şimdi ve burada; psikodramanın olmazsa olmaz özelliğidir. Geçmiş ve geleceğe dair her şey “şimdi ve burada” psikodrama sahnesinde yaşanır. Şimdi ve burada yapılan her eylemin veya yaşanan her duygunun mutlaka protagonistin görünmeyen dünyasıyla bir bağlantısı vardır.

    Bir oturumda protagonist sahnede çalışırken bir an dengesi bozulur gibi olur. Dengesinin bozulduğu an sahnede anne ve babasının ihmaliyle yüzleştiği andır. Hayatı boyunca yaşadığı sıkıntılı durumlarda tıkınırcasına yeme atakları yaşamaktadır. Atakları takip eden süreçte de katı diyetler uygular. Duygusal dengesinin bozulduğu zamanlarda beslenme dengesi de bozulur. Bu durum sahneye, “şimdi ve burada”ya fiziksel dengesinin bozulması olarak yansımıştır. Her şey şimdi ve burada tüm grup tarafından görülmüştür. Bu durum eşleme yapılarak dile getirildiğinde tam bir katarsis yaşanır. Protagonist geçmişle bugün arasında bağ kurarak ailesine karşı hissettiği ifade edilmemiş öfkeyi dile getirir.

    Tele; Moreno tarafından karşılıklı itim ya da çekim olarak adlandırılarak insanlar arasındaki duygu akışını tanımlar. Şimdi ve burada yaşanan ilişkiler üzerinden ortaya çıkarak kişilerarası bağı oluşturur. Aynı zamanda aktarım olgusunu da içerir. Kişilerarası iletişimin çoğu tele ile aktarımın karışımından oluşmaktadır. Tele sözcükler olmadan hissetmeyi temsil ederken aktarım geçmişte öğrenilmiş ilişki kalıplarının bilinçdışı bir şekilde şimdiki zamanda tekrarlanmasıdır (Tauvon,2013). Tele sezgisel bir kavramdır. Anne-bebek arasındaki söz yerine sezgilerin kullanıldığı dönemi temsil eder. Grup üyeleri arasındaki tele onları birbirine bağlayarak güvenli bir şekilde kendilerini açmalarını sağlar. Psikodramada tele sayesinde şimdi ve burada gerçekleşen aktarımları keşfetmek ve tekrarlanan sağlıksız ilişki kalıplarını dönüştürmek mümkün olmaktadır.

    Bir psikodiyet oturumunda grup üyesi beslenme eğitimini yetersiz ve gereksiz bulduğunu, önerilen uygulamaları yapmak istemediğini, bunların bir işe yaramayacağını düşündüğünü öfkeli bir şekilde ifade etmiştir. Ekipteki diyetisyenle olan ilişkisini çalıştığımızda diyetisyeni sürekli “yeme yoksa evlenemezsin, kimse seni beğenmez” diyen annesinin yerine koyduğu, annesiyle kurduğu ilişkiyi diyetisyenle tekrar ettiği ve bu nedenle kilo kontrolünde zorlandığı ortaya çıkmıştır. Yaşanan bu aktarımı fark etmesi beslenme eğitimine uyumunu kolaylaştırmıştır.

    Paylaşım Aşaması

    Psikodrama oturumlarının son aşaması olan paylaşım aşaması protagonistin kabul edilebilir hissetmesini, yalnız olmadığını, benzer yaşantılara sahip kişilerin var olduğunu fark etmesini ve gruptan destek almasını sağlar. Bu aşamada grup üyeleri tarafından verilen geribildirimler çok önemlidir. Geribildirimlerde eleştiri, yargı ve yoruma yer verilmemesi protagonisti korumak ve onun mümkün olduğunca az direnç göstererek farkındalıklarını arttırması açısından önemlidir. Grup üyelerinin paylaşımları, protagonistin olaylara başkalarının gözünden bakmasını da sağlar.

    Bir grup oturumunda protagonist yaşadığı yalnızlık duygusuyla yeme bozukluğu arasındaki bağı çalışılır. Paylaşım aşamasında yeme bozukluğu rolünü canlandıran kişinin “ben aslında yalnızlığı gideren bir araçtım, kendimi o sahnede çok küçük hissettim” şeklindeki paylaşımı protagonist için önemli bir farkındalık anı olur. Bu paylaşımla yeme bozukluğunun sadece yalnızlığını gideren bir unsur olduğunu fark eder.

    Tüm bunlara ek olarak psikodrama gruplarının sağladığı güvenli ortam, kişilerarası ilişkileri onarıcı niteliktedir. Bu ortamda kurulan ilişkiler hayatımızda kurduğumuz diğer ilişkilerin bir kopyasıdır. Grup içinde kurulan ilişkilerden (buna terapist ve yardımcı terapistler de dahil) yola çıkarak hayatımızda yolunda gitmeyen ilişkileri değiştirmemiz mümkün olmaktadır.

    Araştırma Modeli

    Araştırmanın örneklemini Psikodiyet Akademi’ye obezite nedeniyle psikolojik danışmanlık almak isteyen gönüllü 42 birey oluşturmaktadır. Araştırmaya kabul koşulları kişilik bozukluğu veya psikotik bozukluk teşhisi almamış olma, BKİ (Beden kütle indeksi) >25kg/m2 olması, obezite dışında diyet yapması zorunlu olan bir hastalığa sahip olmama olarak belirlenmiştir. Örneklem 18-60 yaş aralığında ve farklı psikodiyet gruplarına katılan bireylerden oluşmaktadır.

    Araştırma, grup beslenme eğitimi ve grup psikoterapisi olmak üzere 2 bölümden oluşmaktadır. Çalışma grupları oluşturulduktan sonra 10 oturumluk uygulamalar yapılmıştır. Oturumlarda haftada 1 gün; 1 saat diyetisyen tarafından tıbbi beslenme tedavisini içeren beslenme eğitimi verilmiş ve psikodramatist bir psikologla 2 saat süren psikodrama grup psikoterapisi uygulanmıştır. Her oturum 3 saat sürmüştür ve toplam 30 saatlik bir çalışma yapılmıştır.

    Oluşturulan gruba verilen beslenme eğitimi; yeme alışkanlıkları ve farkındalığının önemi ile başlayan, yeterli ve dengeli beslenme, besin hazırlama ve pişirme yöntemleri gibi temel beslenme konularını, uygulamaları ve beslenme günlüklerinin değerlendirilmesini kapsamaktadır. Beslenme eğitimi sürecinde beslenme günlükleri değerlendirilerek interaktif eğitim yapılmıştır.

    Psikodrama oturumlarında ise ağırlıklı olarak bastırılan olumsuz duyguların sağlıklı bir şekilde dışavurumu, kişisel sınırları belirleme ve koruma, yaratıcı içsel gücün keşfedilmesi, spontanite ve eyleme yönelik çalışmalar, sağlıklı beden algısı, kişisel destek alanlarını belirleme ve iyileşmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır.

    Psikodiyet çalışması öncesinde ve sonrasında katılımcılara 5 ölçek uygulanmıştır. Bunlar; Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Hollanda Yeme Davranışları Anketi (HYDA), Yeme Tutumu Testi (YTT), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) ve Beden Algısı Ölçeği (BAÖ)’dir.

    Veriler SPSS 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Sürekli verilerde iki grubun ortalama karşılaştırması için bağımsız örneklemler t-testi kullanılmıştır. Sürekli veriler; ortalama, standart sapma olarak; kesikli veriler sıklık ve yüzde dağılımı şeklinde belirtilmiştir. İstatiksel karşılaştırmalarda p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edilmiştir.

    Bulgular ve Tartışma
    Çalışmada veriler, psikodiyet modelinin vücut algısı, depresyon düzeyi, benlik saygısı, yeme davranışları ve beden kütle endeksi üzerinde olumlu etkisi olduğunu göstermiştir.
    Sonuçlarda görülen benlik saygısı ve beden algısı arasındaki pozitif korelasyon farklı çalışmalarda da vurgulanmıştır. Sarwer, Wadden ve Foster(1998), olumsuz beden algısının depresyon ve yetersiz benlik saygısıyla ilişkili olduğunu; Hamurcu(2014) ve Karslı(2014) da obez bireylerin benlik saygısı ve beden algısının normal kilodakilere göre daha düşük olduğunu tespit etmiştir.

    Depresyon ve beden algısı arasında negatif korelasyon tespit edilmiştir. Sarwer ve ark.(1998) ve Pınar(2002) çalışmalarında depresyon ve beden algısı arasında negatif, benlik saygısı ve beden algısı arasında da pozitif korelasyon tespit etmiştir. Araştırmada ortaya çıkan benlik saygısı ve yeme tutumları arasındaki negatif korelasyon Erol, Toprak, Yazıcı ve Erol, (2000) tarafından da desteklenmektedir.

    Literatürde, psikodrama yönteminin kullanıldığı çalışmalar çok kısıtlıdır. Bailey (2012) yeme bozukluğu teşhisi almış kadınlarla yaptığı çalışmada psikodrama yönteminin iyileşme sürecini hızlandırdığını bildirmiştir. Sözeri-Varma ve arkadaşları (2017) psikodrama grup psikoterapisinin depresyon tedavisinde etkili olduğunu belirtmiştir. Weiss (2004) uyguladığı grup terapisi modelinin obez bireylerin beden algısını olumlu yönde etkilediğini belirtmiştir. Vieira (2015) obezlerde psikodrama uygulamasının duygusal yeme davranışlarını ve BKİ düzeyini azalttığı, aleksitimiyi de olumlu yönde etkilediğini tespit etmiştir.

    Çalışmanın sınırlılıkları, örneklem sayısının az olması, kontrol grubunun olmaması sayılabilir. Güçlü yönleri ise, obezite gibi kronik hastalıkların tedavi sürecinde uygulanabilecek yeni bir modelin ortaya konması ve bunun tüm beslenme problemlerine uyarlanabilir olmasıdır.

    Sonuç

    Çeşitli beslenme problemleri ve yeme bozukluklarında görünen o ki bireyler, hayat hedeflerine ulaşmaya çalışırken yaşadıkları zorluk ve sıkıntıları (stres durumlarını) sağlıklı bir şekilde yönetemedikleri için kendilerini sakinleştirebilmek amacıyla besinleri araç olarak kullanmaktadırlar. Bu davranış sık tekrarlandığında ise kısırdöngüye dönüşerek çeşitli beslenme ve sağlık problemlerine yol açmakta aynı zamanda besinlere bağımlı bir nörobiyolojik yapı oluşmasına neden olmaktadır. (Porges,2011; Mate, 2012) Kişinin limbik rezonansını ve duygusal dengelenmeyi etkileyen bu durum sadece tıkınırcasına yeme ve obeziteyi değil, diğer beslenme problemlerini de açıklamaktadır. Hayatını, ilişkilerini, duygularını sağlıklı bir şekilde yönetememenin sonucunda sağlıksız beslenme alışkanlıkları edinen, hayata dair isteklerini besinler ve bedenleri üzerinden ifade eden bireyler “tıkınan”, “kusan”, “yemeyi reddeden”, “yiyecekleri parçalayan”, “kilo vermekten korkan”, “kontrolsüz yiyen” ve bunun gibi birçok sağlıksız rolü sürdürürler. Özetle yaşadıkları gibi beslenirler. Yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları arasında reddedilemez bir benzerlik oluşur. Bu nedenle psikodiyet programındaki en temel hedefimiz bireylerin limbik rezonansını arttırarak hayata uyumunu kolaylaştırmak ve besinlerle olan ilişkilerini düzenlemektir. Program çerçevesinde uygulanan psikodrama yönteminin farkındalığı arttırdığı, nöropsikobiyolojik süreçleri de destekleyerek hızlı bir değişim sürecine katkıda bulunduğu görülmektedir. Bu alanda psikodramanın etkinliğine dair daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülmektedir.

    Uzm.Psk. SENEM EKE YILDIZ

    Kaynaklar
    Altınay, D. (2000) “Psikodrama Grup Psikoterapisi El Kitabı: Yaşama Dair Çok Şey”, Sistem Yayıncılık, İstanbul
    Altınay, D. (2006) “Rol Kuramı ve Psikopatoloji Ders Notları”, İstanbul Psikodrama Enstitüsü, İstanbul
    Bailey, N. (2012) “The Healing Experiences Of Women: Psychodrama And Eating Disorders”. Doktora Tezi. Capella Üniversitesi. Kanada
    Bowlby, J. (2012) “Sevgi Bağlarının Kurulması ve Bozulması” Çev: Meltem Kamer, Psikoterapi Enstitüsü Yayınevi, İstanbul
    Carnabucci, K.ve Ciotola, L. (2013). “Healing Eating Disorders With Psychodrama And Other Action Methods”. Jessica Kingsley Publishers, İngiltere.
    Casson, J. (2013) “Sahne: Psikodrama Tiyatrosu” Çev:Ayşe Eryavuz, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara
    Dokter, D. (1994). “Art Therapies And Clients With Eating Disorders:Fragile Board”. Jessica Kingsley Publishers, İngiltere.
    Erol,A., Toprak, G., Yazıcı,F., Erol,S.(2000) “Üniversite Öğrencilerinde Yeme Bozukluğu Belirtilerini Yordayıcı Olarak Kontrol Odağı Ve Benlik Saygısının Karşılaştırılması”. Klinik Psikiyatri Dergisi 2000;(3):S:147-152
    Hamurcu, P. “Obez Bireylerde Benlik Saygısı ve Beden Algısının Değerlendirilmesi”. Bilim Üniversitesi Beslenme Ve Diyetetik Bölümü. Yüksek Lisans Tezi. İstanbul
    Karslı, H. G. (2014) “Obez Bireylerde Beden Algısı, Benlik Saygısı ve Yaşam Kalitesinin Değerlendirilmesi”. Haliç Üniversitesi, Beslenme Ve Diyetetik Bölümü, Yük. Lisans Tezi. İstanbul

    Kipper, D. (2013) “Psikodrama:Kuram ve Uygulamadaki Gelişmeler: Psikodramayı, yaşantıyı yeniden bütünleyen eylem terapisi (ERAT) olarak yeniden formüle etmek: Düzeltici Duygusal Yaklaşım” Çev Ed: İnci Doğaner Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara
    Kolk, B. (2019) “Beden Kayıt Tutar”. Çev: Nurdan Cihanşümül Maral. Nobel Yaşam, Ankara
    Mate, G. (2012). “Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri”. Çev: Defne Orhun. İletişim Yayıncılık, İstanbul.
    Moreno, J.L. (1953), “Who Shall Survive?”. Beacon Press. İngiltere
    Pınar, R. (2002) “Obezlerde Depresyon, Benlik Saygısı Ve Beden İmajı: Karşılaştırmalı Bir Çalışma”. Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2002, 6 (1), Sivas.
    Porges, S. (2011) “Neurophysiological Foundations of Emotions, Attachment, Communication, and Self-regulation”. W. W. Norton & Company. USA, New York
    Sarwer Db, Wadden Ta, Foster Gd. (1998) “Assesment Of Body Image Dissatisfaction Of Obese Women: Specificity, Severity, And Clinical Significance”. Journal Of Consulting And Clinical Psychology, 66;651-654.
    Siegel, D. (2012) “Pocket Guide To Interpersonal Neurobiology: An Integrative Handbook Of The Mind”. W. W. Norton & Company. USA, New York
    Sözeri-Varma G. Vd. (2017) “Depresyon Tedavisinde Grup Psikoterapisi ve Psikodramanın Yeri”. Journal Of Clinic Psychology 20(4): 308-317
    Tauvon, K.B (2013) “Protagonist”. Çev:Gözde Özer, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara
    Vieira, F.M. (2015) “The Psychodrama İn The Treatment Of Obesity: Study On The Efficacy And The Therapeutic Process”. Actions Methods And Experiential Learning Journal, Hannes Krall (Ed.), Porto Üniversitesi Psikoloji Topluluğu. S:4-6. Portekiz
    Weiss, F. (2004) “Group Psychotherapy With Obese Disordered-Eating Adults With Body-Image Disturbances: An Integrated Model” American Journal Of Psychotherapy Vol 53 (3) 281-303,ABD
    Zerbe, K.J. (2008). “Integrated Treatment Of Eating Disorders: Beyond The Body Betrayed”. W.W Norton And Company, ABD.

    Bir yorum yazın

    tr_TRTurkish
    en_USEnglish tr_TRTurkish